Ana sayfa Yargı Kararları YHGK 3.12.2008 E.2008/19-729 – K.2008/718

YHGK 3.12.2008 E.2008/19-729 – K.2008/718

497
1

– Kredi Kartı Sözleşmesine Kefalet (Garanti Sözleşmesi)
– Kefalet (Kredi Kartına – Garanti Sözleşmesi İle Farkı – Limiti)
– Başkasının Fiilini Taahhüt (Kredi Kartı Sözleşmesi – Kefalet İle Farkı)
– Garanti Sözleşmesi (Kredi Kartı Sözleşmesi – Kefalet İle Farkı)
– İtirazın İptali (Kredi Kartı Sözleşmesine Kefalet – Kredi Kartı Sözleşmesine Garanti)

BK.18, 110, 483, 484, 492, 496, 497
YİBK.11.6.1969 gün 1969/4-6 Sa.
YİBK.12.4.1944 gün 14/13 Sa.

Taraflar arasındaki 19.7.1996 tarihli sözleşmenin gerçekte garanti değil, kefalet sözleşmesi niteliğinde bulunduğunun ve davalıların bu sözleşmeyle, 8.7.1996 tarihli “Kedi Kartı Üyelik Sözleşmesi”nden kaynaklan borca kefalet ettiklerinin; anılan borç yönünden müteselsil kefil durumunda olduklarının kabulü gerekir.

Her ne kadar; taraflar arasındaki 19.7.1996 tarihli sözleşmede, davalıların sorumlu tutulacakları azami miktar belirtilmemiş ise de, dava dışı İsmail Erten ile davacı Banka arasındaki 8.7.1996 tarihli “Kedi Kartı Üyelik Sözleşmesi” uyarınca verilen kredi kartı ile ilgili limit belli olduğuna ve dava konusu Garanti Sözleşmesinde de o sözleşmeye atıf yapıldığına göre, 12.4.1944 gün ve 14/13 sayılı İBK. gereğince kefaletin asli unsurlarından “limitin belirli olması” koşulu da somut olayda gerçekleşmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nun kararda atıf yapılan 4.7.2001 gün ve E.2001/19-534 – K.2001/583 sayılı kararına konu olayda;

Garanti Beyanı Kredi Sözleşmesinin içerisinde yer almakta iken;

Somut olayda, davacı Banka önce dava dışı borçlu ile 8.7.1996 tarihli “Kedi Kartı Üyelik Sözleşmesi”ni, daha sonra da ayrı bir metin olarak davalılar ile 19.7.1996 tarihli davaya konu sözleşmeyi düzenlemiştir.

Ne var ki, bu farklılık, kararda ayrıntılı olarak ortaya konulan ilkeler ve yasal durum karşısında sonuca etkili değildir. Davalıların teminatının ayrı bir sözleşmeyle alınmış olması, teminatın hukuksal niteliğini değiştirmez.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;

Balıkesir Asliye 1. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.12.206 gün ve 2006/242-397 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 22.11.2007 gün ve 2007/4539-10422 sayılı ilamı;

(“…Davacı vekili, müvekkili bankanın alacağının sağlanması amacıyla girişilen icra takibine davalıların garanti sözleşmesi yükümlerinden kurtulmak amacıyla borca itiraz ettiklerini belirterek, itirazın iptaline, takibin devamına, %40`dan az olmamak üzere tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili, kredi kartı üyelik sözleşmesinde kefil olarak davalılar gösterildiği halde sözleşmedeki imzaların onlara ait olmadığını bildirerek davanın reddi ile tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece iddia, savunma, sözleşmeler, bilirkişiler raporları, toplanan delillere göre, davalıların sözleşmeye göre bulundukları taahhüt kefalet olduğundan BK.nun 484. maddesi gereğince sözleşmede kefalet limiti de gösterilmemiş bulunduğundan davalıların davacı bankaya borçlu bulunması söz konusu olmayacağından sübuta ermeyen davanın ve şartları oluşmayan davalı yanın tazminat isteminin reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık, takibe dayanak yapılan 19.7.1996 tarihli “Garanti Sözleşmesi”nden kaynaklanmaktadır. Yerel Mahkemenin Sözleşmeyi kefalet olarak yorumlamasında isabet görülmemiştir.

Zira, taraflar arasında kredi kartı sözleşmesinden ayrı ve bağımsız bir “Garanti Sözleşmesi” akdedilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 4.7.2001 tarih, 2001/19-534 Esas – 2001/583 Karar sayılı kararına konu olayda olduğu gibi kredi kartı sözleşmesi altına “Garanti Şerhi” başlıklı bir bölüm yazılarak taraflarca imzalanmış değildir. Hal böyle olunca anılan Yargıtay Kararı somut olay bakımından emsal olarak kabul edilemez.

Dava konusu 19.7.1996 tarihli bağımsız olarak düzenlenen “Garanti Sözleşmesi”nin özellikle 1. ve 3. maddelerindeki açıklamalar gözetildiğinde sözleşmenin BK.nun 110. maddesi çerçevesinde bir garanti sözleşmesi olduğunun kabulü gerekir.

Bilindiği gibi Garanti Sözleşmelerinde kefalette olduğu gibi limit şartı bulunmamaktadır. Kuşkusuz belirsizliğin garantisi olmaz ise de somut olayda belirsizlikten söz edilemez. Çünkü, davalıların garanti ettikleri borcun banka kayıtları üzerinde yapılacak incelemeyle belirlenmesi mümkündür.

Mahkemece bu yönler gözetilmeden sözleşmenin yorumunda ve delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, taraflar arasındaki garanti sözleşmesi başlıklı sözleşmeye dayalı olarak başlatılan ilamsız icra takibinde borca itirazın iptali istemine ilişkindir.

Davacı T. İş Bankası A.Ş. 6 Eylül Şubesi vekili, davacı Bankanın alacağının tahsili için borçlu davalılar hakkında ilamsız icra takibi yapıldığını, davalıların imzaladıkları garanti sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülüklerden kurtulmak amacıyla borca haksız şekilde itiraz ettiklerini, sunulacak delillerle itirazın haksızlığının ispatlanacağını ileri sürerek; itirazın iptaline, takibin devamına, asgari %40 oranında İcra İnkar Tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiş; 10.6.2002 tarihli dilekçesinde ise, davacı Banka ile dava dışı İsmail Erten arasında Kredi Kartı Üyelik Sözleşmesi düzenlendiğini, o sözleşmeden doğacak risklerin teminatını oluşturmak üzere, İsmail Erten’in yakın dostları olan davalılar ile de, garanti sözleşmelerinin bütün unsurlarını taşıyan ayrı bir garanti sözleşmesi akdedildiğini, davalılar hakkındaki icra takibinin bu sözleşmeye dayalı olarak yapıldığını, davalıların anılan sözleşme uyarınca kredi kartının kullanımından doğan tüm riskleri üstlendiklerini, dolayısıyla takibe konu borçtan sorumlu bulunduklarını ileri sürmüştür.

Davalılar Mustafa Derli ve Mehmet Başyiğit vekili, 16.3.2002 tarihli dilekçesinde, davacının dayandığı sözleşme Garanti Sözleşmesi ismini taşımakla birlikte, Yargıtay uygulamasında bu tür sözleşmelerin kefalet sözleşmesi olarak kabul edildiğini, kefalet limiti gösterilmediğinden sözleşmenin geçerli olmadığını, davanın reddi gerektiğini cevaben bildirmiştir.

Yerel Mahkemece verilen; taraflar arasındaki sözleşmenin Garanti Sözleşmesi başlığını taşımakla birlikte, mahiyeti, içeriği, amacı ve kapsamı itibariyle gerçekte bir kefalet sözleşmesi olduğu, Kefalet Sözleşmesinin geçerli olması için, kefilin sorumlu olacağı miktarın belli olmasının gerektiği, anılan sözleşmede kefalet limiti gösterilmediğinden, davalıların davacı bankaya bu sözleşme nedeniyle borçlu bulunmadıkları gerekçesine dayalı, davanın reddine dair karar, Özel Dairece metni yukarıda bulunan ilamla bozulmuş; Yerel Mahkeme gerekçesini tekrarlayarak ve genişleterek önceki kararında direnmiştir.

Davacı Banka ile dava dışı İsmail Erten arasında 8.7.1996 günlü ve “İş Bankası A.Ş. Kredi Kartı Üyelik Sözleşmesi” başlıklı sözleşmenin düzenlendiği, bu sözleşmede sadece “Üye (Borçlu)” sıfatıyla dava dışı İsmail Erten’in adı ve imzasının bulunduğu, eldeki davanın davalılarının bu sözleşmeyi herhangi bir sıfatla imzalamış olmadıkları; sözleşmenin tarafı durumundaki dava dışı İsmail Erten’in, kredi kartının kullanımından kaynaklanan borcunu sözleşme hükümlerine uygun şekilde ödemediği; bu nedenle, davacı Bankanın hem kendisine ve hem de içeriği aşağıda açıklanan Garanti Sözleşmesinin tarafı durumundaki davalılara 13.7.2001 tarihinde ihtarnameler göndererek, 3.265.632.163.- TL. tutarındaki borcun derhal ödenmesini istediği, herhangi bir ödemenin yapılmaması üzerine de, görülmekte olan davadaki itirazın iptali istemine konu icra takibine giriştiği çekişmesizdir.

Görülmekte olan davanın tarafları arasında, yukarıda belirtilen 8.7.1996 günlü Kredi Kartı Üyelik Sözleşmesiyle bağlantılı ve ancak ondan bağımsız olarak düzenlenen; her iki davalının “garantör” sıfatıyla imzaladıkları 19.7.1996 tarihli ve “Garanti Sözleşmesi” başlıklı sözleşmenin uyuşmazlıkla ilgili hükümleri aşağıya aynen alındığı gibidir:

“…Şubeniz ile İsmail Erten arasında imzalanan 8.7.1996 tarihli Kredi Kartı Üyelik Sözleşmesinden Bankanıza karşı doğmuş ve doğacak tüm borçları, herhangi bir limite bağlı olmaksızın aşağıdaki hükümler çerçevesinde garanti etmeyi kabul ve taahhüt ederim.

1. Şubeniz ile borçlu İsmail Erten arasındaki 8.7.1996 tarihli kredi kartı üyelik sözleşmesinden doğmuş ve doğacak borç nedeniyle, Ben Mustafa Darlı -Mehmet Başyiğit garanti veren kişi olarak borçlu ile beraber müşterek ve müteselsil borçlu sıfatıyla borçlunun kredi kartı kullanımından doğmuş ve doğacak borcundan sorumlu bulunduğumdan, borçlunun borcunu kısmen veya tamamen yerine getirmediği tarafınızdan aşağıdaki adresime yazılı olarak bildirildiği takdirde protesto çekmeye, hüküm elde etmeye ve borçlunun rızasını almaya gerek olmaksızın garanti ettiğim borcu ilk yazılı isteğiniz üzerine derhal ve hiç bir sebep ileri sürmeksizin tamamen ve nakden ve talep tarihinden ödeme gününe kadar geçecek günlere ait sözleşmede belirtilen temerrüt faizi, Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi, Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu, komisyonu ve her türlü masrafı ile birlikte ödeyeceğimi,

2. Bankanızca şahsımdan talep edilecek kredi kartı borcunu ödememden sonra borçlunun kredi kartı hesabına borç kaydedilecek nakit çekme ve alışveriş tutarlarını da bu borçlar için yürütülecek akdi faiz, komisyon, Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi ve Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu ile birlikte ödeyeceğimi,

3. Kredi Kartı Sözleşmesinin 19. maddesinde belirtilen kredi kartının kaybedilmesi ve çalınması halinde kredi kartı sahibinin hesabına gelecek nakit çekme borçları ve harcamalardan üye ile birlikte, kayıp veya çalıntı ihbarının Kredi Kartı Merkezi`ne ulaşmasından sonra yurt içinde geçerli kartlar için 15 (onbeş) gün, yurt dışında geçerli kartlar için de 30 (otuz) gün süreyle sorumlu olacağımı,

4. İşbu sözleşmede yer alan yükümlülüğümün üyenin borcunun kalmadığı, bankaca şahsıma bildirilene kadar devam edeceğini gayrikabilirücu olarak beyan ve taahhüt ederim…”

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, taraflar arasındaki 19.7.1996 tarihli sözleşmenin BK.nun “Başkasının Fiilini Taahhüt” başlıklı 110. maddesi anlamında bir garanti sözleşmesi niteliğinde mi, yoksa, aynı Kanunun 483. ve sonraki maddelerinde düzenlenmiş olan kefalet sözleşmesi niteliğinde mi olduğu noktasında toplanmaktadır.

Yerel Mahkeme taraflar arasındaki ilişkiyi kefalet olarak nitelendirirken, Özel Daire ilişkinin garanti sözleşmesi niteliğinde olduğunu benimsemiştir.

Öncelikle; her iki sözleşmenin nitelikleri ve farkları üzerinde durulmalıdır.

Hukuk Genel Kurulu’nun 4.7.2001 gün ve E.2001/19-534 – K.2001/583 sayılı kararında da belirtildiği üzere, kişisel (şahsi) teminat sözleşmelerinin alt kavramlarını oluşturan kefalet ve garanti sözleşmelerinin temel amaçları, esas itibariyle asıl borç ilişkisinin tarafı olmayan üçüncü kişilerce, alacaklıya şahsi teminat (güvence) verilmesidir. Her iki sözleşme de temel amaçları itibari ile aynı hedefe yönelmekle birlikte, gerek doktrinde, gerekse bu konudaki uygulamanın öncüsü niteliğindeki 11.6.1969 gün ve 1969/4-6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı`ndaki belirlemelere göre, aralarında şu ana farklar bulunmaktadır:

BK.nun 484. maddesi hükmü uyarınca, kefalet sözleşmesinin geçerliliği yazılı şekle tabi olduğu ve ayrıca sözleşmede kefilin sorumlu olacağı belirli bir miktarın gösterilmesi gerektiği halde, BK.nun 110. maddesindeki “Başkasının Fiilini Taahhüt” başlığı altında düzenlenmiş olan garanti sözleşmesi herhangi bir şekle tabi tutulmadığı gibi, verilen garantinin belli bir limite bağlanmış olması da öngörülmemiştir. Öte yandan, kefalette, BK.nun 497. maddesi hükmü uyarınca kefil, borçluya ait defileri alacaklıya karşı ileri sürebilme hakkına sahipken, garanti akdinde teminat veren kişiye bu hak tanınmış değildir. Bunların dışında kefil kefaletten doğan borcunu ödedikten sonra, BK.nun 496. maddesi hükmü uyarınca asıl borçluya yasadan ötürü dönme (rücu) hakkı bulunduğu halde, garanti sözleşmesinde teminat verene bu hak tanınmamıştır.

Nihayet, BK.nun 492. maddesi gereğince kefalette, kefilin sorumluluğu asıl borcun geçerli oluşuna ve devamına bağlı iken, bir tür üçüncü kişinin fiilini taahhüt niteliğini taşıyan garanti sözleşmesi, bağımsızlık ilkesi gereğince bu koşullara tabi tutulmamıştır. Bu farklı hüküm ve sonuçlardan anlaşılacağı üzere, garanti veren kişinin sorumluluğu, kefalet veren kimsenin sorumluluğundan cok daha ağır koşullara tabı tutulmuştur. Bu nedenle sözleşmenin niteliğinin tespit ve yorumunda teminat veren kimsenin iradesi de bu yönden titizlikle değerlendirilmelidir. İşte bu nedenledir ki, doktrinde ve uygulamada (11.6.1969 gün ve 1969/4-6 sayılı İBK.) her iki sözleşmenin birbirinden ayırt edilebilmesi için çeşitli kıstaslar belirlenmiştir.

Bu kıstaslardan ilk gurubu yardımcı olarak belirlenen kıstaslardır ki, bunlar ana hatları itibariyle; sözleşmede kullanılan deyimler, üstlenilen rizikonun niteliği, borçlu yerine ifa veya tazminat ödeme yükümlülüğü, para borcunun tekeffülü veya bir fiilin tekeffülü gibi kıstaslardır. Bunlar, aşağıda belirtilecek ana kıstasların yanında kullanılması mümkün olan feri nitelikteki kıstaslardır.

Yine doktrin ve anılan İBK.da belirlenmiş olan ana kıstaslara gelince:

Bunlardan ilki, asli-feri yükümlülük kriteridir.

Buna göre, garanti veren bağımsız bir borç altına girmekte olup, bu yükümlülüğün bir başka borç ile ilgisi yoktur;

Kefalette ise, asıl olan bir başka borcun (temel ilişki) olması ve verilen teminat ile o borcun ödenmesinin sağlanmasıdır. Doktrine göre de, bir başka borç ilişkisine yollamada bulunulması ferilik karinesini teşkil eder.

Ana kıstaslardan ikincisi, yükümlülüğün kapsam ve niteliğidir.

Buna göre, asıl borçlu gibi yükümlülük altına girme amacını taşıyan sözleşme kefalet, asıl borçlunun borcunu aşabilecek, bir başka deyimle, lehine taahhüt altına girilen alacaklının hiçbir şekilde zarara uğramayacağını temine yönelik sözleşme ise, garanti sözleşmesi olarak nitelendirilmelidir.

Ana kıstaslardan bir diğeri menfaat kıstası olup, buna göre kefalet ilişkisinde kefalet verenin bu ilişkide bir yararlanma amacı olmadığı halde, Garanti Sözleşmesinde ilke olarak, böyle bir teminat verenin yararı mevcuttur.

Nihayet, ana kıstaslardan bir diğeri ise, kişiye yönelik teminat verme kıstası olup, buna göre teminatın bir kişi gözönüne tutularak verilmesi kefalete işaret olacak, böyle değil de objektif olarak belli bir sonucun gerçekleşmesi amacına yönelik olarak verilmesi halinde, garanti sözleşmesinin amaçlandığı kabul edilecektir (Bütün bu açıklamalar için Bkz. Prof. Dr. S. Reisoğlu, Türk Hukukunda ve Bankacılık Uygulamasında Kefalet, Ank. 1992 sh. 78 vd., Prof. Dr. H. Tandoğan, Borçlar Hukuku, Özel Borç İlişkileri, c.II 3. Bası, Ank. 1987, sh. 818 vd., Prof. Dr. K. Tunçomağ, Türk Borçlar Hukuku, İst. 1997 c.I, sh. 980 vd., Dr. H. Becker, İsviçre Medeni Kanun Şerhi, Borçlar Kanunu, Genel Hükümler, Madde 111).

Bu şekilde iki sözleşme türünün farkları ile kıstasları belirlendikten sonra, bu kriterler uygulanmak suretiyle dava konusu sözleşmenin niteliği saptanmalıdır.

Taraflar arasındaki uyuşmazlığın kaynağını teşkil eden ve uyuşmazlıkla ilgili hükümleri yukarıya aynen alınmış olan 19.7.1996 tarihli “Garanti Sözleşmesi” başlıklı sözleşmede; davacı Banka ile dava dışı İsmail Erten arasındaki 8.7.1996 tarihli “Kedi Kartı Üyelik Sözleşmesi” ne atıf yapılmakta ve anılan sözleşmeden doğmuş ve doğacak tüm borçların, borçlu ile beraber müşterek ve müteselsil borçlu sıfatıyla, herhangi bir limite bağlı olmaksızın garanti edildiği; borçlunun borcunu kısmen veya tamamen yerine getirmemesi ve bu hususun yazılı olarak bildirilmesi halinde protesto çekmeye, hüküm elde etmeye ve borçlunun rızasını almaya gerek olmaksızın, borcun derhal ve hiç bir sebep ileri sürülmeksizin tamamen, nakden ve ferileriyle birlikte ödeneceği; kredi kartı borcunun ödenmesinden sonra, borçlunun kredi kartı hesabına borç kaydedilecek nakit çekme ve alışveriş tutarları yönünden de sorumlu olunacağı, kredi kartının kaybedilmesi ve çalınması halinde de 30 gün süreli bir sorumluluğun bulunacağı, sözleşmedeki yükümlülüğün, üyenin borcu bitinceye kadar süreceği belirtilmiştir.

Sözleşmenin “Garanti Sözleşmesi” başlığını taşıması ve içeriğinde kullanılan ifadeler, feri kıstaslardan olan “sözleşmede kullanılan deyimler” kıstasına göre ilk bakışta bir garanti akdinin oluştuğu intibaı bırakıyor ise de, sadece bu deyim ve sözcüklere dayanılarak sözleşmenin niteliğinin belirlenmesi doğru olmayacağı gibi, mümkün de değildir. Nitekim, yukarıda değinilen 11.6.1969 gün ve 4/6 sayılı İBK.da da, banka teminat mektuplarında kullanılan kefalet sözcüğü vurgulamasına rağmen, bu ilişkinin bir kefalet değil, Garanti Sözleşmesi niteliğinde olduğu açık bir şekilde kabul edilmiştir.

Ana kıstasların dava konusu sözleşmeye uygulanmasına gelince: Yukarıda da değinildiği üzere, dava konusu sözleşmenin başlangıcında, kredi sözleşmesine atıf yapılarak, bu sözleşmeden doğan ve doğacak borçlar için davalılardan teminat beyanı alınmış olmakla, garanti beyanı asli unsur olmaktan çıkmış, feri nitelik yani kefalet amacına yönelik olduğu intibaı borçlulara verilmiş bulunmaktadır. Keza, sözleşmenin geneline göre, teminat verenler bağımsız bir borcu değil, kredi kartı müşterisi asıl borçlunun sorumluluğunu yüklenmiş olmakla, ikinci ana kıstas bakımından da bir Garanti Sözleşmesinin varlığından söz edilemez. Diğer bir ana kıstas olan, teminat veren kimsenin bu sözleşmeyi yapmakta menfaati olduğu belirlenemediği gibi, bu husus davacı bankaca da ileri sürülüp kanıtlanabilmiş değildir. Nihayet, kişiye yönelik teminat verme amacı gerek sözleşme, gerekse garanti beyanından açıkça anlaşılmaktadır. Zira, verilen teminat, kredi sözleşmesinin müşterisi ve asıl borçlusu dava dışı İsmail Erten’in borçlarını karşılamaya yöneliktir; bağımsız ve objektif bir amaca yönelik teminat verilmiş değildir. O halde, tüm ana kıstasların uygulanması sonucu, davalıların dava konusu sözleşmedeki taahhütlerinin garanti sözleşmesi amacı ile değil, kefalet amacı ile verildiği ortaya çıkmaktadır. BK.nun 18. maddesi uyarınca da, davalıların bu iradelerinin kefalet amacına yönelik olduğunun kabulü gerekir.

Hiçbir menfaat olmaksızın, ticari bir gaye güdülmeden, sadece dostane ilişkiler nedeniyle tüketime yönelik banka kredi kartı kullanmasına imkan tanımak için teminat verilmesinin amaca aykırı olarak yorumlanması, Kanunun yukarıda anılan hükmüne aykırılık teşkil eder. Nitekim İsviçre Federal Mahkemesi de 17 Kasım 1987 tarihli bir kararında, gerçek kişiler tarafından verilen garantilerin daha ziyade kefalet olarak kabulü gerektiğini ifade etmiştir (Bkz. Jdt. 1988 – 1989 Yargıtay Kararları Işığında Kredi Kartları Prof. Dr. Erden Kuntalp, Ticaret Hukuku ve Yargıtay Kararları Sempozyumu XIII. 1996 sh: 297).

Buraya kadar yapılan açıklamalara göre, taraflar arasındaki 19.7.1996 tarihli sözleşmenin gerçekte garanti değil, kefalet sözleşmesi niteliğinde bulunduğunun ve davalıların bu sözleşmeyle, 8.7.1996 tarihli “Kedi Kartı Üyelik Sözleşmesi”nden kaynaklan borca kefalet ettiklerinin; anılan borç yönünden müteselsil kefil durumunda olduklarının kabulü gerekir.

Her ne kadar; taraflar arasındaki 19.7.1996 tarihli sözleşmede, davalıların sorumlu tutulacakları azami miktar belirtilmemiş ise de, dava dışı İsmail Erten ile davacı Banka arasındaki 8.7.1996 tarihli “Kedi Kartı Üyelik Sözleşmesi” uyarınca verilen kredi kartı ile ilgili limit belli olduğuna ve dava konusu garanti sözleşmesinde de o sözleşmeye atıf yapıldığına göre, 12.4.1944 gün ve 14/13 sayılı İBK. gereğince kefaletin asli unsurlarından “limitin belirli olması” koşulu da somut olayda gerçekleşmiştir.

Son olarak şu yönün de belirtilmesinde yarar vardır: Hukuk Genel Kurulu’nun yukarıda atıf yapılan 4.7.2001 gün ve E.2001/19-534 – K.2001/583 sayılı kararına konu olayda, garanti beyanı Kredi Sözleşmesinin içerisinde yer almakta iken, somut olayda, davacı Banka önce dava dışı borçlu ile 8.7.1996 tarihli “Kedi Kartı Üyelik Sözleşmesi”ni, daha sonra da ayrı bir metin olarak davalılar ile 19.7.1996 tarihli davaya konu sözleşmeyi düzenlemiştir. Ne var ki, bu farklılık, yukarıda ayrıntılı olarak ortaya konulan ilkeler ve yasal durum karşısında sonuca etkili değildir. Başka bir ifadeyle, davalıların teminatının ayrı bir sözleşmeyle alınmış olması, teminatın hukuksal niteliğini değiştirmez.

Yerel Mahkemenin aynı gerekçeye dayalı direnme kararı yerindedir. Ne var ki, işin esası (davalıların davaya konu sözleşme çerçevesindeki sorumlulukları) Özel Dairece incelenmediğinden, bu yönden inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan gerekçeyle direnme kararı yerinde olup, esasa yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, oyçokluğu ile karar verildi.

Y.H.G.K. 3.12.2008 E.2008/19-729 – K.2008/718

Önceki makaleY9HD 13.4.2011 E.2009/49584 – K.2011/11186
Sonraki makaleYHGK 18.5.2011 E.2011/19-228 – K.2011/328

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.