Ana sayfa Yargı Kararları Adi Ortaklık Ve Kira Sözleşmesi İlişkisi Ortaklığın Niteliği

Adi Ortaklık Ve Kira Sözleşmesi İlişkisi Ortaklığın Niteliği

255
0
Adi Ortaklık

YHGK 9.05.2019 E.2017/983 – K.2019/543

ADİ ORTAKLIK VE KİRA SÖZLEŞMESİ İLİŞKİSİ
ADİ ORTAKLIĞIN NİTELİĞİ VE UNSURLARI
ADİ ORTAKLIKTA ZARARA KATILMAMA ŞARTI
SÖZLEŞMENİN NİTELENDİRİLMESİ ( Tarafların Farklı Şekilde İsimlendirmeleri )
SÖZLEŞMENİN YORUMLANMASI ( Tarafların Farklı Şekilde İsimlendirmeleri )
KAZANCA KATILMALI KİRA SÖZLEŞMESİ ( Görev )

Taraflar arasındaki ilişki gözden geçirildiğinde, bu ilişkinin bir sözleşmeye dayalı olduğu tartışmasızdır.

Taraflar arasındaki sözleşme, “ortaklık sözleşmesi” olarak adlandırılmıştır.
Sözleşmenin taraflarca farklı şekilde isimlendirilmesi sonucu değiştirmez.
Önemli olan, sözleşmede düzenlenen hükümler dikkate alınarak, kanun hükümleri doğrultusunda sözleşmenin ne şekilde nitelendirilebileceği hususudur.

Sözleşmenin yorumunda amaç, ilk aşamada sözleşmenin taraflarının birbirine uygun gerçek iradelerini tespit edebilmektir.
Sözleşme hükümleri incelendiğinde tarafların gerçek iradelerinin ve aralarında düzenlenen sözleşmenin kira sözleşmesi olduğunun kabulü gerekir.

Eldeki davada davacı-karşı davalı tarafından asıl davada alacak,
birleşen davada sözleşmenin feshi ve tahliye,
karşı davada ise sözleşmenin feshi talep edilmiştir.
Bu nedenlerle davaya bakmakla görevli mahkeme asliye ticaret mahkemesi değil 1086 sayılı HUMK’nın 8. maddesinin 2. bendi gereğince sulh hukuk mahkemesidir.

Hal böyle olunca; yerel mahkemece, taraflar arasındaki ilişkinin kira sözleşmeden kaynaklandığı ve
Dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 1086 sayılı HUMK’nın 8. maddesinin 2. bendi gereğince görevli mahkemenin sulh hukuk mahkemesi olduğu gerekçesiyle;
Görevsizlik nedeniyle dava dilekçelerinin reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmayıp direnme kararı yerindedir.

HUMK.8 – eBK.11, 18, 520, 523 – TBK.19, 620 – HMK.1,4

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI

Taraflar arasında birleştirilerek görülen “alacak, sözleşmenin feshi ve tahliye” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;

İstanbul 19. Asliye Ticaret Mahkemesince asıl ve birleşen davalarda dava dilekçelerinin görevsizlik nedeniyle reddine dair verilen 23.12.2013 tarihli ve 2011/156 E., 2013/344 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine,

Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 18.11.2014 tarihli ve 2014/2692 E., 2014/12623 K. sayılı kararı ile;

“…31.08.2009 tarihinde açılan asıl dava;
davalının işlettiği işletmenin cirosunun %6 sının tespiti, 01.09.2009 tarihinde açılan ve 09.09.2009 tarihinde birleşen dava, ortaklık sözleşmesinin feshine, davacının kullanımında bulunan taşınmazın tahliyesi istemine ilişkindir.

Mahkemece görevsizlik kararı verilmiş, hüküm davacı ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili,
31.08.2009 tarihli dava dilekçesinde,
müvekkili ile davalı arasında yazılı ortaklık sözleşmesi olduğunu, davalının sözleşme gereğince ödemesi kararlaştırılan ortaklık payını ödemediğini belirterek işletmenin cirosunun belirlenmesini talep etmiş,
09.09.2009 tarihli kararla birleşen dosyada ise 01.09.2009 tarihinde açtığı dava ile ortaklık sözleşmesinin feshine, davacının kullanımında bulunan taşınmazın tahliyesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece
dava kira alacağının tahsili ve tahliye istemine ilişkin olduğundan, Sulh Hukuk Mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle 23.12.2013 tarihinde görevsizlik kararı verilmiştir.

Asıl dava,
31.08.2009 birleşen dava ise 01.09.2009 tarihinde açılmış olup,
Her ne kadar 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK.`nun 4.maddesinde;
“…kira ilişkisinden doğan alacak davalarında değerine bakılmaksızın” Sulh Hukuk Mahkemelerinin görevli olduğu düzenlenmiş ise de,

6100 sayılı HMK.`nun geçici 1/1 maddesinde,
“ bu Kanunun yargı yolu ve göreve ilişkin hükümlerinin, Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış davalarda uygulanmayacağı” düzenlenmiştir.

Bu nedenle mahkemece işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken 4 yıldan uzun bir süre yargılama yapılmasından sonra yazılı gerekçe ile görevsizlik kararı verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 438. maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı-karşı davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Asıl dava
taraflar arasında ortaklık sözleşmesi adı altında düzenlenen sözleşmeden kaynaklanan alacak,
birleşen dava sözleşmesinin feshi ve tahliye, karşı dava sözleşmenin feshi istemine ilişkindir.

Asıl davada davacı … vekili;
müvekkili ile davalı arasında imzalanan 27.11.2006 tarihli ortaklık sözleşmesiyle müvekkilinin kirası altında olan Nispetiye Cad. Çalıkuşu Sok. 1. Aralık No:2 1. Levent/İstanbul adresindeki işyerinin lokantacılık faaliyeti çerçevesinde Tavacı Recep Usta adı altında ortaklaşa işletilmesinin kararlaştırıldığını, sözleşme uyarınca 15.07.2007-15.06.2008 tarihleri arasında aylık 15.000,00TL, 15.07.2008-15.06.2009 tarihleri arasında aylık 10.500 USD’nin maktu olarak ve aylık cironun %6’sı tutarında bedelin kar payı olarak ödeneceğini, davalının sözleşmede kararlaştırılan yükümlülüklerini yerine getirmemesi üzerine müvekkili tarafından Beyoğlu 18. Noterliğinin 25.05.2009 tarihli ve 11713 yevmiye numaralı ihtarname keşide edildiğini, ihtarnameye rağmen yükümlülüklerini yerine getirmeyen davalı aleyhine icra takibi başlatıldığını, sözleşmenin 5. maddesinde yıllık ödemenin 180.000 USD’nin altında kalması halinde söz konusu miktarın tamamlanacağının taahhüt edildiğini ileri sürerek fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydı ile ilk yıl için 42.646,40TL anapara ve 10.328,61TL faiz, ikinci yıl için 83.646,00TL anapara ve 3.529,17TL faiz olmak üzere toplam 140.150,19TL alacağın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Asıl davada davalı … vekili;
her ne kadar dava konusu sözleşmenin başlığı ortaklık sözleşmesi ise de sözleşmenin içeriği itibariyle gerçek niteliğinin bir kira sözleşmesi olduğunu, davacının taşınmazın maliki olduğunu söyleyerek ve sözleşmeyle müvekkilinin iyi niyetini kötüye kullanarak kendi hazırladığı sözleşmeyi imzalattığını, ancak daha sonra taşınmazın malikinin davacı olmadığını öğrendiklerini, bunun üzerine davacı hakkında suç duyurusunda bulunduklarını, davacının İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği ifadede taşınmazı Erol Erduran’dan sözleşme ile kiraladığını beyan ettiğini, adı geçen kira sözleşmesinde taşınmazın bir başkasına kiraya verilemeyeceğinin düzenlendiğini, bu nedenle davacının dava şartlarından olan taraf ehliyetinin bulunmadığını, dava konusu sözleşmeden başka Beşiktaş Noterliğince de onaylanan bir kira sözleşmesi düzenlendiğini, kira sözleşmelerinden doğan akdin feshi ve tahliye davalarında sulh hukuk mahkemelerinin görevli olduğunu, mahkemece görevsizlik kararı verilmesi gerektiğini, davacının İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2009/636 E. sayılı dosyası ile sözleşmenin feshi davası açtığını, müvekkilinin de hata, hile ve gabin nedeniyle sözleşmenin feshi için karşı dava açtığını, eldeki davanın 2009/636 E. sayılı dosya ile birleştirilmesini talep ettiklerini, ayrıca müvekkilinin davacıya borcunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Birleşen davada davacı-karşı davalı … vekili;
müvekkilinin sözleşmenin feshine ilişkin 6.4. ve 6.5. maddeleri gereğince hiçbir ihbar ve ihtara gerek kalmaksızın ortaklık sözleşmesini feshetme hakkı mevcut olmasına rağmen iyi niyet göstergesi olarak ve ticari etik gereği defalarca davalıya sözlü uyarılarda bulunduğunu, bu uyarılardan sonuç alamayınca Beyoğlu 18. Noterliğinin 25.05.2009 tarihli ve 11713 yevmiye numaralı ihtarnameyi keşide ettiğini, davalının ihtarnameye rağmen yükümlülüklerini yerine getirmediğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla ortaklık sözleşmesinin feshine, davalının kullanımında bulunan taşınmazın tahliyesine karar verilmesini istemiştir.

Birleşen davada davalı-karşı davacı … vekili karşı dava dilekçesinde;
davaya konu sözleşmenin müvekkilinin iyi niyet ve güveni kötüye kullanılarak ve davacı-karşı davalının hile ve desiseleri ile hataya düşürülerek okutulmadan imzalatıldığını, bu nedenle hukuken geçersiz olduğunu, ayrıca sözleşmede gabin bulunduğunu, davacı-karşı davalının taşınmazı maliklerinden aylık 5.000,00TL bedel karşılığında kiraladığını belirterek kira sözleşmesi örneği sunduğunu, kira sözleşmesinin hususi şartları incelendiğinde, taşınmazın tepeden tırnağa tadilat ve dekorasyonun davacı-karşı davalı tarafından yapılacağının yazıldığını, buna rağmen tadilat ve dekorasyonun müvekkili tarafından yapıldığını, aylık 5.000,00TL’ye kiraladığı taşınmazı müvekkiline ilk yıl için aylık 15.000,00TL ve cirodan %6 pay, daha sonraki yıllarda ise aylık 10.500 USD ve cirodan %6 pay üzerinden kiraya verdiğini ileri sürerek hata, hile ve gabin nedeniyle sözleşmenin feshine ve tüm sonuçlarıyla hükümsüz sayılmasına karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece;
ortaklık ilişkisinin varlığı için ortakların kara ve zarara birlikte katlanmaları gerektiği,
oysa ki davaya konu sözleşmede davacının sadece yer tahsisi yapıp kira bedelini zarar halinde dahi talep ettiği,
sözleşmede zarara ilişkin davacının herhangi bir katılımının söz konusu olmadığı, hatta ödeme yapılmaması halinde tahliye isteneceğinin kararlaştırıldığı,
bu haliyle taraflar arasındaki sözleşmenin ortaklık sözleşmesi mahiyetinde olmadığı, kazanca katılmalı kira sözleşmesi mahiyetinde olduğu,

asıl davada bir nevi bakiye kira bedelleri ve birleşen davada da bir nevi kira sözleşmesinin feshi ile kiralananın tahliyesi talep edildiği,
HMK’nın 4. maddesi kapsamında dava konusunun değer veya tutarına bakılmaksızın kira ilişkisinden doğan tüm uyuşmazlıklarda sulh hukuk mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle asıl, birleşen ve karşı dava dilekçelerinin görevsizlik nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Taraf vekillerinin temyizi üzerine

karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Mahkemece;

Görevsizlik kararının 1086 sayılı HUMK’nın 8. maddesinin 2. fıkrasının 1 nolu bendi gereğince
“kira sözleşmesine dayanan her türlü tahliye, akdin feshi veya tespit davaları ve bu davalarla birlikte açılmış kira alacağı davaları değerine bakılmaksızın sulh hukuk mahkemesinde görülür”   hükmüne göre verildiği,
asıl davada kira alacağı talep edilmekle birlikte birleşen davada akdin feshi ve tahliye talep edildiği,
davalı tarafça da sözleşmenin kira akdi olduğu hususunun davanın başından beri ileri sürüldüğü gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;
taraflar arasındaki sözleşmeden kaynaklanan alacak, sözleşmenin feshi ve tahliye istemleri ile açılan eldeki davada asliye ticaret mahkemesinin mi yoksa sulh hukuk mahkemesinin mi görevli olduğu noktasında toplanmaktadır.

Görevli mahkemenin belirlenebilmesi için öncelikle taraflar arasında düzenlenen sözleşmenin hukuki niteliğinin tespiti gerekmektedir.

Bunun için de “adi ortaklık sözleşmesi” ve “kira sözleşmesi” hakkında kısaca açıklama yapılmasında yarar vardır.

Adi ortaklık dava konusu uyuşmazlığın meydana geldiği tarihte yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 520. maddesinde;
” Şirket bir akittir ki onunla iki veya daha ziyade kimseler, saylerini ve mallarını müşterek bir gayeye erişmek için birleştirmeği iltizam ederler. Bir şirket, ticaret kanununda tarif edilen şirketlerin mümeyyiz vasıflarını haiz değil ise bu bap ahkamına tabi adi şirket sayılır.”       denilmiştir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 620. maddesinde de;
” Adi ortaklık sözleşmesi, iki veya daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleşmeyi üstlendikleri sözleşmedir.” denilmiştir.

Maddenin lafzından anlaşıldığı üzere, adi ortaklık en basit tanımı ile iki ya da daha fazla kişinin emeklerini veya mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir.

Doktrinde adi ortaklık, sözleşmeyle kurulan ve bir müşterek amacın elde edilmesine hizmet eden kişi birliği olarak tanımlanmaktadır (Poroy/Tekinalp/Çamoğlu; Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku, İstanbul 2003, s. 26).

Bu tanımlardan adi ortaklığın unsurları;

kişi,
sözleşme,
katılım payı,
amaç,
affectio societatis (müşterek gayeye ulaşmak için birlikte çalışmak unsuru),            şeklinde belirtilebilir (Barlas, N.; Adi Ortaklık Temeline Dayalı Sözleşme İlişkileri, İstanbul 1998, s. 13).

Davacı-karşı davalı … ile davalı-karşı davacı … arasında adi ortaklık ilişkisinin var olup olmadığının tespit edilebilmesi için somut olayın yukarıda belirtilen unsurlar dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

Kişi Unsuru:
Adi ortaklık bir kişi birliği olmakla, temel unsuru kişidir. Kanunun lafzından da anlaşıldığı üzere adi ortaklık ilişkisinin kurulabilmesi için, iki ya da daha fazla gerçek veya tüzel kişinin bir araya gelmesi gerekmektedir.

Sözleşme Unsuru:
Borçlar Kanunu’nun ilgili maddesinde adi ortaklık tanımlanırken, “şirket bir akittir ki…” denilmektedir. Görüldüğü gibi, kanun koyucu öncelikle adi şirket ilişkisinin akdi bir ilişki olduğunu kabul etmiştir. Bu akdi ilişkinin, tarafların açık veya örtülü iradeleri ile kurulması mümkündür. Böylece taraflar arasındaki sözleşme ile tüzel kişiliği olmayan bir kişi birliği oluşmaktadır.

Adi ortaklık bir yönüyle borç sözleşmesi olmasının yanı sıra, bir yönüyle de ortak bir gayenin yerine getirilmesini amaçlayan sosyal bir birliktir. Bu nedenle, ticari ilişkide ortakların şahsı da önem arz etmektedir.

Kanun adi ortaklık ilişkisinin kurulması için herhangi bir şekil şartı öngörmemiştir.

Nitekim doktrinde de sözleşmesel ilişkinin kurulması ile ilgili olarak “Diğer sözleşmelerde olduğu gibi, adi ortaklık sözleşmesi de tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamaları ile kurulur…Kanun ortaklık sözleşmesinin geçerliliğini şekle bağlamamıştır.” denilmiştir (Yavuz/Özen/Acar; Türk Borçlar Hukuku Özel Hükümler, İstanbul 2007, s. 910).

Aynı şekilde doktrinde,
” Kanun, adi ortaklık sözleşmesinin geçerliliğini özel bir şekil şartına tabi tutmamıştır. Bu nedenle BK m. 11/f.l`de ifadesini bulan ve sözleşme özgürlüğü ilkesinin bir görünümü olan şekil serbestisi prensibi karşısında adi ortaklık sözleşmesinin herhangi bir şekle bağlı olmadan, sözlü olarak da kurulabileceği, hatta bazen söze bile gerek kalmadan iradeyi ortaya koyan davranışlarla zımnen de oluşturulabileceği sonucuna varılmak gerekir.” denilmektedir.         Keza ortakların iradelerinin aynı anda açığa vurulmuş olması da gerekmez (Yavuz/Özen/Acar; s. 910).

Katılım Payı Unsuru:
818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 521. maddesinin 1. fıkrasında “Her şerik nakit, alacak veya diğer mal veya say olarak bir sermaye koymakla mükelleftir.” denilmiştir. İşbu madde hükmünden de anlaşıldığı gibi, adi şirket ortakları katılım payı olarak amaçladıkları ortak gayeye erişebilmek maksadıyla herhangi bir mal ya da emek koymak zorundadır.

Borçlar Kanunu ve Ticaret Kanunu’na göre; para, alacak, kıymetli evrak, menkul şeyler, imtiyaz, telif hakları, patent ve marka lisansları gibi fikri ve sınai haklar, maden ruhsatnameleri gibi iktisadi değeri olan haklar, her nevi gayrimenkuller ve gayrimenkulden faydalanma ve kullanma hakları, şahsi emek, ticari itibar, ticari işletmeler sermayeye katkı olarak getirilebilecek şeylerdendir. Buna göre ortaklar katılma payını serbestçe kararlaştırabilir. Ayrıca ortakların katılma payı hususunda taahhütte bulunması da yeterlidir. Katılma paylarının ortaklığa fiilen getirilmesine de gerek bulunmamaktadır. Yine ortakların taahhüt ettiği katılma paylarının eşit olmasına da gerek bulunmamaktadır (Poroy/Tekinalp/Çamoğlu; s. 13).

Amaç Unsuru:
Amaç adi şirketin en önemli unsurlarından biridir. Ortaklık ilişkisinin bir amaç birlikteliği olduğu söylenebilir. Nitekim kanunda adi ortaklıktan bahsedilebilmesi için, iki ya da daha fazla kimse tarafından ortak bir amaca erişmek için bir araya geldiği belirtilmiştir.

Adi şirketin hangi amaçla kurulması gerektiği konusunda kanunda bir kısıtlamada bulunulmamıştır. Fakat bu şirketin kurulma amacı çoğu zaman kar elde ederek kazanç paylaşmaktır.

Affecito Societatis Unsuru:
Adi ortaklıklarda ortakların sadece müşterek bir amaç etrafında birleşmeleri yeterli değildir. Ortaklar aynı zamanda ortaklığın amacının gerçekleştirilmesine yönelik olarak, eşit durumda ortaklık faaliyetlerine katılma ve bu yolda diğer ortaklarla işbirliği yaparak, aralarında altlık üstlük ilişkisi olmaksızın onlarla birlikte çaba sarf etme niyet ve iradesine de sahip olmalıdırlar (Şener, O.H.; Adi Ortaklık, Ankara 2008, s. 116).

Bir hukuki ilişkiyi adi ortaklık olarak kabul edebilmek için, tarafların kişisel bağımsız menfaatlerinin üstünde, ortak bir gayeyi gerçekleştirmek amacıyla bir araya gelmiş bulunmaları yetmez; tarafların ayrıca ortak amacı birlikte takibi ve onun gerçekleşmesine gerekli faaliyetlerle aktif olarak katılmayı da borçlanmış bulunmaları şarttır. Sonuçta her ortak, ortaklık amacının gerçekleşmesine faydalı olmalı ve buna erişmek için gerekli faaliyetlere katılmalıdır. BK m. 520/f.1’de, “…müşterek bir gayeye erişmek için birleşme…” şeklinde ifade edilen bu unsura, doktrinde affectio societatis denilmektedir. Bu unsur adi ortaklığın diğer sözleşme ilişkilerinden ayrılmasını sağladığı gibi rekabet yasağı ve ortağın denetim hakkının da temelini teşkil eder (Yavuz/Özen/Acar; s. 909).

Bu itibarla, bir adi ortaklığın varlığından bahsedilebilmesi için, yukarıda saymış olduğumuz unsurlara ilaveten, ortakların müşterek gayeye ulaşmak için çaba ve özen göstermek zorunluluğu bulunmaktadır.

Adi ortaklıkta eşit işlem (davranış) ilkesi geçerlidir.
Eşit davranış ilkesi, ortaklara ortaklıkla ilişkilerinde iradi olarak eşit olmayan bir şekilde davranılamaması anlamına gelir. Bu esas doğruluk ve güven ilkesinin özel bir görünüşüdür. Eşit davranış ilkesi pek çok alanda yasal olarak hükme bağlanmıştır. Örneğin sermaye payı (818 sayılı BK m. 521/1), kara ve zarara katılma (818 sayılı BK 523/1) hususunda esas itibariyle hep eşitlik ilkesi geçerlidir (Şener, O.H.; s. 152).

Zarara katılma bir adi ortaklık ilişkisinin varlığı için önemli bir emaredir. Ancak bazı ortaklar için zarara katılmanın kaldırılmış olması, bir ortaklık ilişkisinin varlığını etkilemez. Kanun koyucu da bu nedenle BK 523/II c. 2’ye göre, ortaklardan biri sermaye payı olarak sadece emeğini ortaklığa koymuşsa onun zarara ortak olmayarak yalnız kara iştirak ettirilmesinin kararlaştırılabileceğini düzenlemiştir (Şener, O.H.; s. 240).

Bu aşamada kira sözleşmesinin hukuksal niteliğinin ve kiralayan sıfatının da açıklanması gerekmektedir.

Bilindiği üzere kira sözleşmesi, bir bedel karşılığında geçici bir süre için tarafa veya başkasına ait taşınır veya taşınmaz malın veya bir hakkın kullanımını sağlayan sözleşmedir. Kira sözleşmesi karşılıklı iradelerin birleşmesi suretiyle oluşur. Kira sözleşmesinin tarafları, kiraya verilen maldan bedel karşılığı yararlanan kiracı ile yararlanmaya razı olan kiralayandır.

Hemen belirtilmelidir ki, kiralayan ve mal sahipliği sıfatlarının aynı kişide toplanması zorunluluğu yoktur. 6570 sayılı Kanun’da mülkiyet değil, akit esası kabul edilmiş, bu husus Hukuk Genel Kurulunun 07.11.1962 tarihli ve 6/8 E., 61 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.

Başkasına ait taşınmazın kiraya verilmesi mümkün ve buna ilişkin sözleşme hukuken geçerli olduğundan kiralayanın mal sahibi olma zorunluluğu yoktur. Eş söyleyişle, mal sahibinin tarafı durumunda bulunmadığı bir kira sözleşmesi yapılabilir ve kural olarak o sözleşmeden doğan hak ve borçlar sözleşmenin taraflarına ait olur.

Kira sözleşmesi kural olarak şekle tabi değildir. 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkındaki Kanun’da kira sözleşmesi için şekil şartı öngörülmemiştir. Buna göre, sözleşme yazılı olabileceği gibi sözlü olarak da kurulabilir.

Bu açıklamalar ışığında taraflar arasındaki ilişki gözden geçirildiğinde,
bu ilişkinin bir sözleşmeye dayalı olduğu tartışmasızdır.

Taraflar arasındaki sözleşme, “ortaklık sözleşmesi” olarak adlandırılmıştır.
Sözleşmenin taraflarca farklı şekilde isimlendirilmesi sonucu değiştirmez.
Önemli olan, sözleşmede düzenlenen hükümler dikkate alınarak, kanun hükümleri doğrultusunda sözleşmenin ne şekilde nitelendirilebileceği hususudur.

Sözleşmenin “Sözleşmenin Şekli ve Yükümlülükleri” başlıklı 3. maddesinde, davacı-karşı davalı …’in ortaklık faaliyetinin yürütülmesi amacıyla iş yerinin kullandırılmasının teminini sağlayacağı, buna karşın davalı-karşı davacı …’ın iş yerinde yapılacak faaliyetin yürütülmesi için gerekli her türlü izin ve onayları alacağı, faaliyet konusu işin her türlü reklam ve tanıtımını yapacağı, iş yerinde faaliyet konusu iş ile ilgili her türlü tadilat ve dekorasyonu yapacağı, işin gerektirdiği her türlü araç, gereç, ekip, ekipman, eleman vesair temin edeceği, işin fiilen yürütülmesini sağlayacağı, faaliyet konusu işin takibi için iki ortağın da kullanacağı harici bir ofis kiralayacağı, iş yerini sigorta ettireceği ve tüm bunların giderlerini karşılayacağı, sözleşmenin 5.1. maddesinde ise iş yerinde tüm ticari faaliyetin davalı-karşı davacı tarafından yürütüleceği kararlaştırılmıştır.

Yukarıda da belirtildiği üzere, ortaklık sözleşmesinde ortaklar, ortaklığın amacının gerçekleştirilmesi için eşit durumda ortaklık faaliyetlerine aktif olarak katılma ve bu yolda diğer ortakla işbirliği yaparak, aralarında altlık üstlük ilişkisi olmaksızın onunla birlikte çaba sarf etme niyet ve iradesine de sahip olmalıdırlar.

Sözleşmenin 3. maddesinde
,
davacı-karşı davalının işyerinin kullanımını temin dışında her hangi bir yükümlülüğünün bulunmadığı,
işin yürütülmesi için emek ve çaba sarf etmeyeceği ve ortaklık faaliyetlerine aktif olarak katılmayacağı,
işin fiilen yürütülmesini davalı-karşı davacının sağlayacağı,
tüm giderlerin davalı-karşı davacı tarafından karşılanacağı,
5.1. maddesinde ise tüm ticari faaliyetin davalı-karşı davacı tarafından yürütüleceği düzenlendiğinden ortaklık sözleşmesinin önemli unsurlarından “müşterek gayeye ulaşmak için birlikte çalışmak unsurunun” somut sözleşmede bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Diğer yandan, sözleşmenin 5. maddesinde,

ortaklık pay ve gelir dağılımının her ayın sonunda gerçekleştirileceği, gelirlerden oluşan cironun tamamı ile tüm giderlerin davalı-karşı davacıya ait olacağı,
davalı-karşı davacının davacı-karşı davalıya her ay net olarak birinci yıl için 15.000TL ve cironun %6’sını,
daha sonraki yıllar için 10.500 USD karşılığı Türk Lirası ve cironun %6’sını vereceği,
ortaklık kar payının yıllık net 180.000 USD’nin altında olamayacağı, bu rakamın altında kalınması durumunda davacı-karşı davalının dilerse sözleşmeyi tek taraflı olarak feshedebileceği, dilerse kalan kısmın tamamlatılmasını talep edeceği düzenlenmiştir.

Adi ortaklıkta eşit davranış ilkesi geçerlidir.
Eşit davranış ilkesi, ortaklık ilişkisinde eşit olmayan bir şekilde davranılamaması anlamına gelir.

Somut olayda bu ilkenin aksine gelirlerden oluşan cironun tamamının ve tüm giderlerin davalı-karşı davacıya ait olacağı, davalı-karşı davacının her ay net olarak belli bir bedeli ve cironun %6’sını davacı-karşı davalıya ödeyeceği, kararlaştırılan bedelin ödenmemesi halinde ise davacı-karşı davalının sözleşmeyi tek taraflı olarak feshedebileceği kararlaştırılmıştır.
Adi ortaklıkta kural olarak ortaklar kara ve zarara eşit olarak katılırlar. Bir ortak tarafından diğer ortağa kar elde edilmesine bakılmaksızın her ay belli bir bedelin ödenmesi şeklindeki bir düzenleme adi ortaklık ile bağdaşmamaktadır.
Ayrıca adi ortaklıkta ortaklardan birine tek taraflı olarak sözleşmeyi feshetme yetkisi verilmesi söz konusu olamaz. Adi ortaklığın devam edilmemesi düşünülüyorsa ortaklığın tasfiyesi yoluna gidilmelidir.

Davacı-karşı davalı … dava konusu iş yerini 01.05.2005 tarihli kira sözleşmesi ile dava dışı Erol Erduran’dan on yıllığına kiralamıştır.

Kira sözleşmesinin hususi şartlarının 1. maddesinde
“ Kiracı kiraladığı mecuru ve kontratı tamamen başkalarına kiralayamaz, devir, temlik ve ciro edemez. Sadece kendisi veya bir başkasıyla beraber kullanabilir” hükmü bulunmaktadır.

Davacı-karşı davalı sözleşmenin bu hükmüne göre kiralanan yerin başkasına devri veya kiralanmasının gerekçe gösterilerek tahliye edilmesini önlemek amacıyla, davalı-karşı davacı … ile aslında alt kira sözleşmesi yapmak istediği halde kendi iradelerine uymayacak şekilde “ortaklık sözleşmesi” adı altında sözleşme imzalamışlardır.
Sözleşmede ortaklık kelimesinin kullanılmış olması, bu belgenin nitelendirilmesine engel değildir. Tarafların sözleşmede kullandıkları deyimlere değil, gerçek amaçlarına bakmak gerekir.

Sözleşmelerin yorumunu düzenleyen 6098 sayılı TBK’nın 19. (818 sayılı BK’nın 18) maddesi hükmüne göre
“ Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.”

Sözleşmenin yorumunda amaç, ilk aşamada sözleşmenin taraflarının birbirine uygun gerçek iradelerini tespit edebilmektir.
Sözleşme hükümleri incelendiğinde tarafların gerçek iradelerinin ve aralarında düzenlenen sözleşmenin kira sözleşmesi olduğunun kabulü gerekir.

Sözleşmenin hukuksal niteliğinin saptanmasından sonra davada görevli mahkemenin belirlenmesine gelince;
Dava, 31.08.2009 tarihinde açılmış olup dava tarihinde yürürlükte bulunan 1086 sayılı HUMK’ya göre alacak davalarında görev, dava değerine göre belirlenir.
Bu ana kuraldan farklı olarak HUMK’nın 8. maddesinin 2. bendine göre,
kira sözleşmesine dayanan her türlü tahliye, aktin feshi yahut tesbit davaları, bu davalarla birlikte açılmış kira alacağı ve tazminat davaları ve bunlara karşılık olarak açılan davalar dava konusu şeyin değerine bakılmaksızın sulh hukuk mahkemesinin görevine girmektedir.

Eldeki davada davacı-karşı davalı tarafından asıl davada alacak, birleşen davada sözleşmenin feshi ve tahliye,
karşı davada ise sözleşmenin feshi talep edilmiştir.
Bu nedenlerle davaya bakmakla görevli mahkeme asliye ticaret mahkemesi değil 1086 sayılı HUMK’nın 8. maddesinin 2. bendi gereğince sulh hukuk mahkemesidir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında;
taraflar arasındaki sözleşmenin kira sözleşmesi niteliğinde olmayıp içeriği itibarıyla adi ortaklık sözleşmesi olduğu, ortaklığın amacının Tavacı Recep Levent Şubesi olarak lokantacılık faaliyeti yapılması olduğu, ortaklardan birisinin kiracısı olduğu taşınmazın kullandırılmasını sağladığı, diğer ortağın ise lokantacılık faaliyetinin gerektirdiği araç ve ekipmanları sağlama yönünden sermaye ve faaliyetin yürütülmesi yönünden emeğini ortaya koyduğu, sözleşmede davacı-karşı davalının zarara katılması konusunda kararlaştırma yapılmamış ise de kara katılma yönünden belirlenen miktarların 818 BK’nın 523. maddesine göre zarara katılma miktar ve oranı yönünden de geçerli olacağı, bu nedenle davanın açıldığı tarihe göre davaya bakmakla görevli mahkemenin asliye ticaret mahkemesi olduğu, bu nedenle direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği belirtilmişse de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından yukarıda açıklanan nedenlerle yerinde görülmemiştir.

Hal böyle olunca; yerel mahkemece, taraflar arasındaki ilişkinin kira sözleşmeden kaynaklandığı ve dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 1086 sayılı HUMK’nın 8. maddesinin 2. bendi gereğince görevli mahkemenin sulh hukuk mahkemesi olduğu gerekçesiyle görevsizlik nedeniyle dava dilekçelerinin reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmayıp direnme kararı yerindedir.

SONUÇ: Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 09.05.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

KARŞI OY

Sözleşme tarihine göre uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanununun, 520 vd. maddelerinde düzenlenmiş olan adî ortaklık sözleşmesi, iki ya da daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir. (BK 520) Her ortak nakit, alacak veya diğer mal veya emek olarak bir sermaye koymakla mükellef olup, aksine sözleşme olmadıkça sermayeler ortaklığın gerektirdiği önem ve içerikte ve diğerine eşit olmalıdır. (BK 521/1) Sermaye bir şeyin menfaatinden ibaret ise adi kira sözleşmesinde, bir şeyin mülkiyetinden ibaret ise satım sözleşmesindeki hasar ve ayıba ilişkin hükümlere tabi olur. (BK 521/2) Ortaklar mahiyeti icabınca ortaklığa ait olan bütün kazançları aralarında taksim ile mükelleftir. (BK 522/1) Aksine sözleşme olmadıkça her ortağın kar ve zarardaki hissesi, koyduğu sermaye miktarına bakılmaksızın eşittir. (BK 523/1) Adî ortaklık sözleşmesinde ortakların yalnız kardan veya zarardan hisseleri gösterilmiş ise bu kararlaştırma hem zarar hem de kar paylaşımı yönünden uygulanır. Sadece emeğini koyan ortak yönünden yalnızca kara iştirak ettirilmesi kararlaştırılabilir. (BK 523/2) Bu maddenin olumsuz anlamı ise sadece sermaye koyan ya da sermaye ile birlikte emeğini ortaya koyan ortağın salt kara iştirak ettirilmesi geçerli olmayıp kara katılma oranı, zarara katılma oranı yönünden de geçerli sayılacaktır.

Bu hükümlerle birlikte somut olayı değerlendirdiğimizde taraflar arasındaki sözleşme kira sözleşmesi olarak düzenlenmiş olmayıp, içeriği itibarıyla tam bir adî ortaklık sözleşmesidir. Ortaklığın amacı, Tavacı Recep Levent Şubesi olarak lokantacılık faaliyeti yapılmasıdır. Ortaklardan birisi kiracısı olduğu taşınmazın kullandırılmasını sağladığından kiracı olarak bu taşınmazı kullanma menfaatini ortaklığa sermaye olarak koymuş, diğer ortak ise lokantacılık faaliyetinin gerektirdiği araç ve ekipmanları sağlama yönünden sermaye ve faaliyetin yürütülmesi yönünden emeğini ortaklığa koymuştur. Bu kararlaştırma BK 520 ve 521. maddelerdeki ortaklığın amacı ile ortaklığa sermaye veya emek koyma unsurlarını içerdiğinden adi ortaklık hükümlerine uygundur.

Ortaklığa kiracısı olduğu taşınmazı kullanma menfaatini koyan ortak yönünden bu ortaklığa konulan sermaye ile katılma niteliğinde olup BK 521. maddenin açıklığı karşısında geçerli bir katılmadır. Adi ortaklıkta sermaye koyan ortaklar hem kara hem de zarara katılmak durumunda olup taraflar arasındaki sözleşmeye göre kiracısı olduğu taşınmazı kullanma menfaatini koyan ortağın, sabit bir rakam yanında cirodan belli bir yüzde alacağı kararlaştırılmış olduğundan bu kardan alacağı payın kararlaştırılması niteliğindedir. Sözleşmede bu ortağın zarara katılması konusunda kararlaştırma yapılmamış ise de kara katılma yönünden belirlenen bu miktarlar BK 523. maddeye göre zarara katılma miktar ve oranı yönünden de geçerli olacak ve uygulama alanı bulacaktır. Tarafların sözleşmenin 5. maddesindeki buna aykırı kararlaştırmaları 523. madde karşısında geçerli olmadığından sözleşmedeki aykırı hükümler uygulanmayıp emredici ve sözleşmeyi tamamlayıcı 523. madde uygulanacağından, sözleşmede zarara katılma yönünden de bir eksiklik bulunduğu söylenemez.

Tüm bu unsurlar itibarıyla taraflar arasındaki sözleşmenin adî ortaklık sözleşmesi olarak uygulanması mümkün olduğundan bu sözleşmenin kira sözleşmesi niteliğinde olduğu da ileri sürülemeyecektir. Bu sözleşmenin kira sözleşmesi sayılması halinde sözleşmede belirlenen miktarlar kara ve zarara katılma oran ve miktarları sayılmayıp kira bedeli sayılacağından bu ortak zarara katılmadığı gibi, ortaklığın borçlarından müteselsil sorumlu olma kuralına da tabi olmayacaktır. Ancak sözleşme yorumlanır iken tarafların iradesine önem verilmeli ve mümkün olduğunca amaçlanan sözleşmenin ayakta tutulmasına çalışılmalıdır.

Taraflar arasındaki sözleşme içeriğine göre bunun kira sözleşmesi sayılması mümkün olmayıp adî ortaklık sözleşmesi olduğu için, dava tarihine göre davanın açıldığı asliye ticaret mahkemesinin davaya bakmaya görevli olduğu görüşünde olduğumdan, sözleşmenin adî ortaklık sözleşmesi olmayıp kira sözleşmesi niteliğinde olduğu ve bu nedenle davanın sulh hukuk mahkemesinde görülmesi gerektiği yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

YHGK 9.05.2019 E.2017/983 – K.2019/543

Önceki makaleAkdi Tatil Ücreti – Seyyar Görev Tazminatı – Harcırah Bedeli
Sonraki makaleEcrimisil Süresi – Yol Olarak Tapudan Terkin Edilen Taşınmaz – Zamanaşımı

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.